19. yy sonu sanatının en önemli özelliği, belki de herkesi, her insan tekini birbirine bağlayacak, derinden sarsıcı bir hümanizmayı sanata aşılamış olmasıydı. Sanattaki bu kırılmayı şöyle tarif etmek, kısaca, mümkün: sanat artık görsellik üzerinden fark inşa etmiyor, her insan tekine mündemiç (içkin) ifadeyi arıyordu. Bu her seferinde farklı, ama aynı kalan eserler manzumesi aynı zamanda Baudelaire’in Paris Sıkıntısı’nı yazdığı esnada mektuplarında ifade ettiği şeydi: yılankavi bir biçimde, neresinden kesilirse kesilsin bütünün ifadesini verecek bir sanatın teşekkülü. Ne mükemmel bir toplum tasviri!
20. yy ise istisna ve farkın, eşitsizliğin geliştiği koşullarda göz ardı edilemeyeceği, Batı referanslı kaynakların kaçınılmaz bir şekilde tekilliğin, kısacası, “Batılı birey”in tekilliğinin ifadesi olacağına dair bir şüpheyle kapandı. Etno-santrik milliyetçiliğin ifadesi olan etno-santrik kültüralizm, Batının üst kültür “standart”larını artık içermeyi, kısacası Hegelci bir şekilde söylersek “içererek aşmayı” (Aufhebung) bir kenara bırakmış, kültürel tözcülüğe soyunmuştu. Siyasi bir yerinde saymanın ifadesi olarak ezilenlerin payına düşen, işte bu kültüralizm oldu. Bunun yanı sıra, siyaset ile kurduğu ilişkide de fazla sıkı fıkı olduğunu söyleyebiliriz. Kısacası, sanatsal otonomi, bir kez daha Doğu’ya ait bir kavram olmanın uzağına düşmüş, Ortadoğulu sanatçı için tekilin ifadesi olmak bir kenara atılmıştı.
Batı büyüklenmeciliğinin bu yeni zaviyesi, 21. yy’ın hiper-görünür rejimlerini bina etmekte epey mahir. Kısacası, denetim toplumlarına giden bu yüzyılımızda, Batı hümanizması da artık bir çeşit “minorite”: hümanizmayı, belki, insaniyet namına olarak da okuyabiliriz, kurtarmak, bu karmaşık mücadele düzlemine düşüyor.
İnşa çabaları Çin’de başlamış olan bu yeni küresel rejimin derinden aristokratik kültürü, fark temayüllerini gizleyemiyor. Derinden yozlaşmış Çin eliti, Batılı denklerini korkutmadan bu inşayı gerçekleştirmek istiyor. Bu açıdan bakıldığında, kültür kavramını geri almak sınıf mücadelesinin önemli bir başlığı haline gelmiş durumda. Derinden kültür karşıtı bu yeni denetim-gözetleme kompleksine karşı, Batı’yı dışarıda bırakacak, periferinin farkını vurgulayacak her türlü girişimden kaçınılmalı, bilakis, kültürel dikişler atılmalı.
İşte bu anlamda Van Gogh’un resimlerinin, Blues müziği gibi Anadolu topraklarında kabul görmüş olması, Van Gogh üzerinden kurulan dikey bir ilişkiye tekabül etmez, Van Gogh bu anlamda derinden Anadolu’ya aittir. Toprakla kurduğu ilişki ve lüksü küçümseyen bakışı, onu, blues’un bağlamaya bitiştiği gibi, Anadolu’ya ait kılar. Van Gogh sarı sürmek istediğinde altın sarısını buluyorsa, bunu göğe ait kılar, insan yüzünde görmek istediği, bakır ve tunçtur. Onun gözünde, kimse som altın olamaz. İşte bu derinden hissedilen eşitlik, Van Gogh’u dünya vatandaşı yapmaya yeter de artar.
Gauguin’in ise terbiye edilemez bir vahşi olarak görülmesi, onu bizim gözümüzde daha saygın yapacaktır. Van Gogh nasıl eşitliğe meylettiyse, Gauguin de özgürlüğe meyletmiş, her ikisi de çağının ideallerini gerçekleştirmek için onun iki yüzlü görünümlerinden kaçmışlardır. Bugün insanlık hala bu idealleri, yanına Parajanov’un kültürler arası kardeşlik ve dayanışma duygularıyla çarparak önümüze koyamadıysa, bu bizi bu yolda emek vermeye daha fazla teşvik etmeli. Eşitlik ve hürriyet; hala uzaklardaki, ancak giderek yaklaştığımız, emek isteyen şu memleket…
