Rüya gibi her hatıra her yaşantı bana
Ne bulduysa kaybetti gönül aşktan yana
Ömür çiçek kadar narin bir gün kadar kısa
Ağlama değmez hayat bu gözyaşlarına
Her damla yaş oyuk oyuk iz bırakır kalbimde
Hayat şarap gibidir keder de var neşe de
Ömür çiçek kadar narin bir gün kadar kısa
Ağlama değmez hayat bu gözyaşlarına
Ömürden yaşantıya geçiş fikrini ilk olarak ortaya atan Orhan Koçak’ı takip edecek olursak, bu şiirde, garip bir aksamanın sarkaç misali varlığını, ömür olarak yaşantılanan zaman diliminin geride kalışını bulacağız. Kısacası, bu yazının konusu, bir yaşam kaç değişik şekilde yaşantılanabilir olacak.
Ömür, Koçak’a göre, bir ömür paylaşılan, bir ömür sadık kalınan sevgiliyle, Yahya Kemal şiirinde zirvesine ulaşır. “Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır”. Ömür, aynı zamanda bir çeşit durasyonu da içerir (durée). Sonsuzun nihai olanla bitiştiği yerde de, şairi ve sevgilileri bekleyen şeydir, ölüm. Ancak ömrün bitmesiyle, daha doğrusu bitecek olmasıyla bir sorun ortaya çıkar, bir artık: acaba, ömür bitmesine rağmen, aşk da yaşayacak mıdır? Bu soruyu Yahya Kemal basitçe geçiştirmez, ona ayrıcalıklı konumunu veren de bu olur: o, bu soruyu büyük harfli tarihe bitiştirir. Şöyle cevaplar: evet, insanlık var oldukça. Böylece Yahya Kemal’in Nazım Hikmet’in annesine olan tekil aşkı, şiir çerçevesinde evrensel olanla kesişir. Evet, bir yerlerde, birileri, aşık olmaya devam edecektir.
Ancak burada göğüslenemeyen, göğüslenmek istenmeyen bir sorun vardır. Aşıklar olabilir, ancak aşk, nasıl yaşayacaktır? Bu soruya Yahya Kemal cevap vermek istemez, çünkü bu takdirde, gençlerin aşkı yaşama biçimiyle ilgili, kısacası, Aşkın tarihiyle ilgili bir soruyu kendisine sorması gerekecektir. Bu, Yahya Kemal’in cevaplamaya yeltenmediği bir konu.
Bu konuyla ilgili Türkçe’de ilk sözü söyleyecek olan kişi, Nazım Hikmet’ten başkası değil. Koçak bunu Ömür kavramından Yaşam kavramına yönelen bir değişim olarak kavrıyor. Kısacası, sorun sadece basitçe Aşk’ın yaşantılanma biçiminin moda misali değişmesi sorunu değil, Aşk’ın geleceğinin kendisine dair bir soru. Aşk’ın Nazım’dan önceki yaşantılanma biçimi, Aşk’ı yaşatmaya yetmiyordur. “Bir ömre birden çok yaşam sığdırmış” olması değildir sadece Nazım’ı Nazım yapan, daha ziyade, ömürle yaşam arasındaki sınırı ihlal etmiş olmasıdır. Tarihteki büyük aşklara öykünmek yerine, yaşamını Aşk’ın sahnesi yapar.
“Hayır yok tenden artık, hatmedildi kitaplar”
Mallarmé’nin zarlar dışındaki bir diğer meşhur, ancak genelde onun gölgesinde kalmış olan İmbat şiirinden bu dize, dekadan’ın, çözülüşün, ömrün kifayetsiz kaldığı durumların bir ifadesi sayılabilir. Söylenebilecek her türlü söz söylenmiş, masumiyet ve haz uzaklaşmıştır. Bu anlamda, yaşamın tümü bir hata olarak görünür. Bir diğer sözünü hatırlayacak olursak: “Hayatta her şey, sonunda kitap olmak için vardır”. İşte Yahya Kemal ve Nazım Hikmet’i çileden çıkartan bu çürüme, onları, yaşamı ve ömrü olumlamanın bir yolunu bulmaya zorlayacak, Türkçe şiire kalıplı dizelerini yazdıracaktır.
Ancak sorun şudur, Yahya Kemal Mallarmé ve ekolünden sadece uzaklaşacak, Nazım Hikmet ise bu durumu, deneyimin zamanından önce tükenmesini sorun edecek, ona karşı bir çözüm arayacaktır. Evet, ömrü yaşanmaya kılan şey, yaşamın ömürden, bir insan ömründen, kısacası çizgisel durasyondan daha büyük olmasıdır. Yaşamın sonlanmasına rağmen (belki?), dünyanın, şu zavallı dünyamız bir “ceviz kabuğu” gibi uzay boşluğunda yuvarlanacak olsa dahi, bunun da bugünden duyulacak bir hüznü vardır. Bu noktadan sonra, kavga başlar: “Serpilmekte olan ağaca düşman” olanlara karşı.
“Kavga kavga hep kavga”
Gülten Akın’ın bu dizesi, belki de onu, söylemedikleri bakımından en iyi özetleyen dize. Sanki evdeki bir çiftin kavgasında kadın tarafından söylenen bu sözler, adeta oradan “alıntılanan” bu sözler, başka bir durumu açığa çıkartıyor.
Sürekli kavga edilebilir, ancak yaşamla başlayan bir mücadelenin, sürekli kavga etmeye dönüşmüş olması, üzüntü verici bir durumdur. Burada tekili ayraca almak gerekir. Kederi yatıştırmak gerekir. Kadının sesi, tek eliyle bu kavgayı bitirir. Önemli olan, bunu, kavga sözcüğünden başka hiçbir sözcük kullanmadan yapmış olmasıdır. Kadın, şair, zaten başka bir talebin, sevişmenin önemini vurgulamak üzere, sadece, kelimeyi vurgular (stress).
Demek ki, burada, bir yaşama yayılan aşkın, nesnesiyle ilgili meselesine, yani yaşantı meselesine denk geliyoruz. Ancak bu, zaten günümüzün en önemli, en tantanalı, en debdebeli konusu. Narsisizm çağında, hasbelkader sevgilerin, kendilik gösterilerinden bir Büyük Anlatı çıkarma gayretinden bu şiiri kurtaracak olan, başka bir şiirdir. Onu yeniden okuyan bir şiir.
Benim fikrim, insanoğlunun karşılaşmalarının zaten sanılandan çok daha fazla, artabilir, ve ne kadar artarsa artsın, zaten aslen evrende, tek tek alındığında, pek az yer kapladığı yönünde.
Şarkı bize ne söylüyor?
Evet, yazının başına dönmek gerekirse, şarkı, esas itibariyle, Türkçe pop literatüründe yaşantı sözcüğünün geçtiği ilk parça. Yaşantı sözcüğü experience’ın karşılığı olarak, deneyimle hemen hemen eş zamanlı bir biçimde, İkinci Yeni’den sonra literatüre giriyor. Şarkı, aslında dönemin edebiyat düşüncelerinin billurlaşması niteliğinde sayılabilir. Ömür kısadır, biter, ancak yaşantılar, insan yaşadıkça sürer. Peki, yaşantıyı, tekilliğin ifadesi olarak kurarken, yaşam süresince onları adeta bir antikacı gibi toplamak da dahil değil midir bu çerçeveye? Daha da önemlisi, neden işteş değil bu yaşantı?
Çünkü yaşantı sözcüğü, yaşamla kendini ayıran bir öznenin ürünü. Büyük harfle ben diyen bir öznenin ürünü; kalabalıklarla, doğayla, otla, çiçekle, böcekle bağını göremeyen bir bakışın ürünü. Kısacası, 400 senelik Kartezyen öznenin ürünü; dolayısıyla da, ne yazık ki, eski.
Yaşantılanan şeyi, en nihayetinde başka bir özneyle yaşantıladığını reddeden bu anlayış, sonunda, Aşk yaşantısı, Sanat yaşantısı gibi büyük harflerle yaşantılar yapıntılıyor ve bizi, bu nesneyi yaşantılamaya davet ediyor. Bu, kabul edilemez bir şapşallıktır. “O da onun yaşantısı”, kısacası, “O da onun fikri” demekten öteye gidemeyen bir anlayış. Şiirdeki günümüz fikirsizliğini ve ben-de-yazdım-olduları açıklamanın ve aşmanın yolu, her şeyden önce, bir okuru olduğunu, kısacası, bir Öteki olduğu fikrini ön kabul olarak almaktan geçiyor. Kısaca, üç başlığa ayırıyorum:
1 – Sorumluluk. Şair yazdığı şeyden sorumludur. Dil yaşantılarımızı kuruyorsa, okurlara ve diline karşı sorumludur. Dil meselesi, bir milli mesele değildir, dil meselesi, bir coğrafi meseledir. Dolayısıyla, o coğrafyadaki ortak yaşantılara karşı da sorumludur. Sevinçleri de, gözyaşlarını da görmezden gelemez.
2 – Cesaret. Şair, yeni yaşantılar için kapı aralayandır. Dolayısıyla yazdığı şeyde hem cesur, hem de dikkatli olmalıdır. Aynı yaşantıları tekrar tekrar yaşamak isteyen insanlar şair değil, koleksiyoncudur.
3- İşçilik. Şair, bir meslekmiş gibi sözcükleri yontma zanaatına saygı duymalı, eski-yeni, alçak-yüksek demeden her deyişi ve söyleyişi tartmalıdır. Yeni budalalığı, biraz ayran budalalığıdır.
Bu üç ilke yeni şiirin kurucu ilkeleridir. Güncel problemlere cevap vermenin yanında, gelmekte olan çağın isterlerine de bir cevap. Bu şiir, özneler-arası, ilişkisel ve nesne temelli olacaktır. Güncel politik sorunları da siyaseten doğruculuk kılığındaki oto-sansürle aşmaya yeltenmez. Tecavüz, kadın cinayeti, homofobi, çevre sorunu, işsizlik, eğitimsizlik, yoksulluk, kısacası toplum yaşantısındaki her türlü yarayı onları görmezden gelmeden ele almaya olanak verir.
Bu şiir, şiirin ve şairin problemlerini de aşmaya olanak tanır. Nesne temelli bir şiir, yaşantıların solmasına değil, çoğalmasına olanak sağlar. Özneler-arası bir şiir, yaşantıların solmasına değil, çoğalmasına olanak sağlar. İlişkisel bir şiir, edebiyat tarihiyle güncel üretimler sorununu aşmamızı, dolayısıyla, yaşantıların solmasına değil, çoğalmasına olanak sağlar. Bu şiir, bir köprüdür. Bu şiir bir heyelandır. Bu şiir, gerçektir. Kaçınılmazdır.
Yeni şiir, özneyi aşacaktır.
