Kürdistan sözcüğü, etimolojisinde tarihsel coğrafyanın Türkçe’deki tahayyülüne dair negatif bir yük, bir ağırlık barındırmakta. Tam da yoksayılışıyla aldığı bu gölge biçim, onu bir şekilde öznel sahiplerinden soymakta, çıkarmakta, bölmekte ve çarpmakta. Bu muhasebeleştirme

girişiminin karşılığında örgütlenen uzun sürmüş direnişler ise, coğrafyaya bir çeşit kişiliğini ve haysiyetini geri verme çabası.
Kürdistan bahsi Nutuk’ta geçer, Mustafa Kemal bölgeye adıyla hitap eder ve 1920 Anayasasının 1923’te askıya alınmasıyla meydana gelen ayaklanmaların “bastırıldığı” gerçeğinden hareketle bölgeyi uzun sürecek ihtilafların yoğunlaştığı yer olarak kurar. Ancak bölgeyi bu şekilde kurma girişiminin bir diğer ifadesi de şu olacaktır, burası Türk toprağıdır söyleminin mütemmim-cüzü: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türk’tür. Yurttaşlık tasvirinin antroposentrik normlar üzerinden yapılanmasının bedeli ağır olacaktır. Bölge insanı bizzat şiddet ve cebir yoluyla insan-altı (sub-human) bir kategoriye ait olduğuna inandırılacak, bunun fiziki koşulları bizzat yaratılacaktır. Cumhuriyet’in beyaz yalanlarının kara saplı hançerinin battığı coğrafyanın adıdır, Kürdistan.
Bu namevcudiyet, bir dissidence, yani bir uzlaşmama, huzursuzluk olarak çıktığı her “vakada”, çünkü bunlar vakanüvisin gözünde yalnızca bir vakadır, yas makamıdır, Türk adı anlam evrenini daraltacak, kendini çoraklaştıracak ve Yaşar Kemal’in tabiriyle bu Binbir Çiçekli Bahçe’den bir flora daha yok olacak, var kalma mücadelesine başlayacaktır. Kısacası, Kürd’ün ve Kürdistan’ın adı tam da bu hamlelerin sonucu olarak kayıpların tümünün bir sembolüne dönüşür: Kürdistan adı, bir şekilde sessizleşmiş Anadolu’nun eksiğinin, kayıplarının sembolüne dönüşür. Dolayısıyla bu isimde kendinden fazla bir şey vardır, politik bir artık vardır.
Pastörün, yani çobanın sürünün selameti için cemaatler arasında bir dolayım kurması, tekilliklerin ve kolektivitelerin bastırılması hilafına olur. Selamete kavuşturulacak ve bu sırada güdülecek olan sürünün, kurbanları vardır. İşte o kurbanlar, belli bir ad altında toplanır ve telef edilirler. Cemaat saikleriyle pratik olarak örgütlenen günümüz neo-liberalizmi, kendi kefaretini bu adda bulur. Bu ad, evrenselleşmiş olan Yahudi’nin adıdır. Kısacası, sürgün, toprağından edilmiş, cemaatsizleşmiş ve sürüye layık olmayanın adıdır. Çoban tek bir istisnayla sürüyü güder, çünkü zaten bir tanecik istisna her zaman için yeterinden fazla istisna demektir. O, kara koyundur, Yahudi’dir. Ancak sürüdeki bu istisna olmadan kalanın güdülmesinden bahsedilemez. Tam bu noktada siyah ve beyazların dışına çıkıp düşünürsek, kara koyunun özgürlüğü, evrenselliğin temaşası anlamına gelir. Kısacası, renklerin bilincine varılmasıdır.
Pastörle ilgili günümüz muhalefetinin yanılgısı şudur, o iktidarını sürüden alır. Sürüyü es geçip çobana kafa tutamazsınız, çoban sürüsü olduğu müddetçe hala çobandır. Dil ile kurduğumuz ilişkide, temsil rejiminde bir kavrayış dönüşümüne ihtiyaç vardır. Cemaatlerin teleolojik boyutunu kateden bir toplanmaya ihtiyaç vardır. İşte bu nokta, Kürdistan’ın adının Komünizme düğümlendiği noktadır, denebilir.
Komünizm’in bir paradigma olarak varlığı, tam da tekillikleri 1+1+1… olarak yanyana toplamasından gelmekte. Bu basit önerme ancak bizi, belli bir türden yönetimselliğin ve onun direniş müsamerelerinin dışına taşıyabilir. Dolayısıyla bugün, Kürdistan’ı, adıyla çağırmak gerekir.

You must be logged in to post a comment.