Kimi tartışmaları estetiğin alanına daraltmak, aslında sahip olmadığımız bir lüks. Kamusal alanda bulunan heykellerin kaderlerini tayin eden nasıl ki kamu değil siyasi akılsa, siyasi aklı kuşanan bir sivil toplumun da onu kaldırma, yerinden etme ve yeniden öyküleme hakkı bulunuyor.
Ancak meselenin daha derinine inmemiz gerek. Bir heykel, neden sadece bir taş, bronz madalyondan fazlasıdır? Bunu elbette verilendirerek de yapabiliriz, ancak bir heykelin ideolojik işlevini üstü kapalı olarak bile ima etmeyen her türlü veri dağarcığı da son kertede suçun veya “hayırseverliğin” bir başka ricacısı olarak tarihçelerimizde yerini alır.
Bir heykel, kamusal alanda durmasıyla ideolojik bir işlev üstlenir. Halkın talimatları ve istekleri doğrultusunda yapılan heykel sayısı ülkemizde olmamakla birlikte tarihte de nadirattan pratiklerdir. Şurası ise kesin: ideolojik aygıt, aynı zamanda zor aygıtının ricacısıdır. Atatürk adı altında toplanan, kümelenen alıntılar, çeşitli suçların ricacısı olma görevini de pekala üstlenebilir. Hatta denilebilir ki bundan başka bir görevleri var mıdır?
Anı ve anıt tahrip etmek ve onun yerine suni bir tarihçeyi bina etmek, zorun meşruiyetini de kabullendiren, tarihi ve hayatı hakikatsizleştiren bir pratik. Şişli’den kaldırılan Ermeni Mezarlığındaki anıtın güzergahıyla kesişen pek çok anıt, aslında bir tarih temizliği, bir ideolojik pratik aynı zamanda. Dolayısıyla soruyu dosdoğru sormamız gerekirse, bir anıtı, hakkaniyetli bir anıt yapan şey ne olabilir?
Anıt sözcüğü son derece modern, Türkçe bir sözcük. Anı sözcüğünden türetilmiş, arkasında tahminim o ki Agop Dilaçar’ın yönetimindeki TDK’nın ilk nesli var. Kelimenin eski Türkçe, Osmanlıca literatürde abide sözcüğüyle karşılandığını biliyoruz. Modern abidelerin türetilmesi ise elbette ki Mustafa Kemal koordinatörlüğündeki Ankara Meclisi’nin esaslı görevlerinden.
Ancak bir şeyi atlamamak gerek, Mustafa Kemal’in hayatı boyunca dikilmiş herhangi bir anıtı bildiğim kadarıyla yok. Varsa da, genel anlamıyla bir kültür politikasının faaliyeti içerisinde değil, kelimenin gerçek anlamıyla bir anma pratiği olarak işlev görmesi için öncelikle post-mortem bir karakter kazanması gerekiyor. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in nezdinde Cumhuriyet ideallerinin cisimleşmesi de, aslen post-mortem, kendi iradesinin hilafına.
Böyle bakıldığında, bilfiil işlenmiş suçların üzerinin nasıl örtüldüğünü anlamak da mümkün görünüyor. Paşalar ve sivil otoritelerin biçtiği nezaketsiz çerçevesinde vulgarize edilen Cumhuriyet ve Kemalist literatür, aslında Mustafa Kemal’in yağlıboya portreleri için İbrahim Çallı gibi bir yeteneğe bile 15 dakikadan fazlasını ayırmadığı düşünüldüğünde, epeyce bir ikircikli.
Aynı zamanda İsmet İnönü’nün de Çallı’nın resimlerinin hayranı olduğunu, Çallı’nın Akademi’den gelen üç kuruşla yaşlılığını geçirdiğini biliyoruz.
O zaman şu soruyu da yanına eklememiz denk düşüyor: bir abidenin diriltilmesi hangi siyasi ihtiyaçların ürünüdür? Çağdaş bunca heykelin varlığını, hangi öykülerin yeniden yazılması girişimine borçluyuz? Nelerin bilinmesi ve anlatılması istenmiyordu da, devlet narativizasyon görevini tekrar tekrar üstlendi ve gücünü ideolojik olarak da ispatladı? Daha da önemlisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsı, manevi ve naçiz vücuduyla nasıl ve hangi suçlara paravan yapıldı?
Kendi ideolojik kriterleri doğrultusunda tercihler yapan bir figürü özlemle veya öfkeyle anmak, anlamak, yakınmak ve kısmen de “tapındırtmak” için yerleştirilen bu abideler, hangi sosyal “zaferlerin” sonrasında bina edildi? Ötesi, Atatürk’ün kendi iktidarında da nüfuz problemi yaşadığı coğrafyalarda nasıl zoru öncelemedi de, zorla inşa edildi.
Bütün bunları anlamak, kamusal hıncı ve öfkeyi, narin bir sevgiyle liderine tutunmak isteyen bir halkla, onu vulgarize ederek tapınç nesnesine dönüştürmek isteyen hayırsız hükümetler arasındaki ayrımı çizmek açısından son derece önemli.
