Oğulcan Yiğit Özdemir'in edebiyat işleri.

Aslında bir edebiyat eserini evrenselliğe yaklaştıran içgörüden ne kadar uzak olduğumuzu görüyorum bu
diretmeyle karşılaştığımızda. Kürt edebiyatı demek, Kürtlere özgü, yalnızca onların yaşam koşullarını
anlatan, geri kalan etnisitelerin, ulusların ancak çeviri veya mütehakkim yöntemler aracılığıyla idrak
edebileceği bir edebi lezzeti çağrıştırmıyor mu?


Tabii onların da kimi itirazları var, Kürt ulusunun yıllardan süzülen belleği ve emeğiyle yoğrulmuş, 3
kıtadan ve Mezopotamyanın zengin çağrışım haritasından sağmalanmış bir sözcük ve edebiyat hazinesini
kendilerine mal etmek istiyorlar. Ama bunu yaparken seçkinciliği, kayırmacılığı ne kadar özcü boyutlara
taşıdıklarını nedendir görmek istemiyorlar.

Bakın Fransızlara, Abelard ve Heloise’i dünyaya tanıttılar. Latin uygarlığının kökleri derin de, Farîsi
edebiyatın değil mi? Mem-û Zin’i bütün dünya okumasın, kendisinin bilmesin mi? Kürt edebiyatı demek,
bu milliyetçi kökenleri her an gözümüze sokmak bu edebiyatın erişlebilirliğini, çoğulluğunu, halk arasında
yaygın kullanılan sözcüklerle bir hasır sepet misali örülü sağlam ezgilerini bize duyurmanın çok ama çok
uzağına düşmüyor mu?


Bana kalırsa, Kürtçe edebiyat demek gerekir. Kürtçenin kabul edici, misafirperver tınısını savunmak,
sahiplenmek gerekir. Bütün dünyanın dişil bir ayaklanmaya bürüdüğü, ataerkinin pervasızlığından bıktığı
günümüzde, Kürtçe edebiyatın bu narin ve nazlı, nazif boyutunu sahiplenmek, onun milli ve ulusal değil
ancak dilsel, ezgisel boyutunu sahiplenmekten geçiyor.

Bitmeyen bir tartışma, Kürtçe edebiyat yapanların tamamı Kürt mü?
Kürt ulusal kimliğinin sahiplenilmesi kadar doğal, ancak bir o kadar da çocuksu bir içtepi bilmiyorum.
Elbette insanlar birleşmek isteyeceklerdir, ancak edebiyat gibi bir alanın buna malzeme edilmemesi
gerekir. Devletlerin ve sınıfların olduğu bir dünyada, bu olsa olsa Kürt dilini, Kürtçeyi verimsizleştirir, onun
tarihsel köklerini aşındırır, onu beş kıtada kullanan insanları bölgesel olarak aşağılamaya ve dışlamaya
maruz bırakır. Bu kullanımın aşılması gerekiyor.


Mehmed Uzun, Kürtçe edebiyatın o ulu çınarı, hatta belki dibinde pislik bitmediği için ceviz ağacı demek
daha doğru olur, yıllarca İsveç’te yaşayarak vermedi mi en güzel eserlerini. Kürt dilinin belleğini ve
kültürünü ondan öğrenmedik mi? Keza İspanyolların, Almanların böyle büyük sürgün yazarları yok
mudur. “Dil varlığın evidir”, demiş ünlü Alman düşünürü Heidegger. Bu veciz söz bize daha geniş bir
ortaklaşmanın imkanını, dillerin kardeşliğini çağrıştırıyor. Öyleyse Kürtçenin bu insanlık okyanusuna
akmasına set çekmek neden?


Edebiyat daha temel, insani bir ihtiyaca cevap verdiğine göre, edebiyatçı toplumdaki daha derin yaraları,
daha yüksek bir merhaleden seyre çıktığına göre, onun kendi kaynaklarımızın musluk çeşmesine bağlamak için bu gayret neden? Alman düşünür Walter Benjamin’in hatırlattığı gibi, hikaye anlatıcısı
günümüzde yitip giden bir meslekse, bu zararlı uğraşıya bir son ders niyetine “insanlar özgür doğarlar”ı
eklemek ve 100 yıldır yapılan bu habis hatadan dönmemek niye?


Dolayısıyla Kürtçe edebiyatın tedavülde olması, Kürt dilinin kurtuluşu için elzem görünüyor. Onu
sömürgecilerin ve emperyalist dejenerasyonun elinden kurtaracak olan da bu sınırsızlığı olacaktır.