Bu yazı intihar sebebiyle hayatını kaybeden, kimsesiz bırakılmış müzisyenlere adanmıştır.
Kürt müziğinin anlam skalasının enginliği su götürmez; yurtsuzluk, sevda ve sevdasızlık, gurbetlik ancak çoğu zaman arayış ve çokça bekleyiş, bolca yoksunluk. Bu durum onu kırsalından kopartılmış blues müzisyeniyle benzer bir bekleyiş anına monte ediyor. Aynı anda hem ana kıtasından, hem de toprakla dolaysız ilişkisinden kopartılmış sanayi kentinin aykırı çiçeği blues müzisyeni, John Lee Hooker, BB King, Memphisli müzisyenler çok daha katı bir hayatı nasıl ki notalara nakşediyorlarsa, Kürt müziği de benzer bir anlam evreninin içerisinden müzikalitesini yoğuruyor. Tek tek Kürt müzik gruplarını saymak gerekir mi bilmem, ancak Koma Amed, Ciwan Haco, Bajar hep bu damardan konuşmaya giriştiler.
Blues müziği 1960lara kadar, genelevlerin, kaçak içki satılan dükkânların, merdiven altı işportacıların ve uyuşturucu satılan mekânların müziğiydi. Ancak 1960lara gelindiğinde blues müziği de beyaz işçi sınıfı ve orta sınıfının müdahalesiyle bir dönüşüm geçirdi, evrenselleşti. Protesto dilini buradan kurdu ve gücünü buradan kazandı. Kürt müzisyeni, hatta genel olarak Kürt öznellik için şehir genelde kimi zaman maceranın, çoğu zaman da unutuşun yeridir. Her türlü aymazlığın nabzı orada atar. Macera dedik, Yılmaz Güney’in spaghetti westernlerle Türk ve Kürt halklarının kalbini çalabilmesi boşuna değildi.
Tam da bu minvalde California’nın, derebeysiz ancak büyük şirketlerin amellerine ortak California’nın şirketsiz, plak sever müzisyen gençlerinin müziğini Kürt ve Türk müziğine yakınlaştırma ihtiyacı doğuyor benim nezdimde. Türk Rock’n’Roll’u çoğu zaman kırsalın şehre göç temasını işler. Ancak Kürt müziğinde göç, zorunlu göçtür. İşsizlikten ve kan davasından kaynaklandığı kadar, devletin şiddetinden de kaynaklanır.
Garage Rockçılar için de benzer bir şey geçerlidir. Hepsi parlak, sarışın gençler gibi görünebilir ancak onların da bir dertleri vardır, dünya derdi. Doğa, çevre, mahvedilmektedir. Türkiye solu devasa şirketleri görmez, gölgeleriyle uğraşır çoğu zaman. Ancak Californialı genç o büyük yok oluşa götüren şirketlerin yarattığı umutsuzluğun farkındadır. Devasa emperyal güçlerin karşısında yalnızdır. Yalnızlıklarda çoğalmaktadır.
Bitki örtüsü, insan, şehir ve kültür yakılıp yıkılmaktadır, bu da şirketlerin eliyle olmaktadır. Hippi tınısı ağır basıyor görünse de elektrik gitarları kuşanmış binlerce irili ufaklı gruptan bahsediyoruz. Bizdeki tınısı daha ziyade Mavi Işıklar’a yakındır onların. Ancak bu derinden ekolojist gençlerin kapitalist şirketleşmenin en büyük zorbalıklarına şiirin zarafeti ve rock’n’roll’un köşeli tınılarıyla direndiğini söylemek mümkün. Bu onları evrensel yapmaktadır.
Bugün Batı menşeli olmayan bütün müzisyenler batı formlu parçalar üretse bile kolayca dünya müziği klasmanına düşebiliyor. Ancak bunun hemen hiçbir önemi yok. Dünya müziği tikel bir grubun müziği oluyorsa, Klasik müzik nasıl evrensel olabiliyor? Bu ne yaman adlandırma terkibi?
California, görece bağımsızlığı, altına hücumla geçirdiği sefalet ve görkemli zenginleşme, Japonya ve Uzak Doğu ülkelerine olan kıyısı sebebiyle oryantalist ve egzotik düşlemin de memleketiydi. Bunlardan kaçmamak gerek, adı oryantalizm veya başka bir şey, her memleketin uzak ülke özlemi vardır. Hatta bir açıdan, Kürdistan ve tam bağımsız Türkiye ütopyası da bir başka varyantıdır belki bu düşün?
Öyleyse, gökyüzü yerindeyse, esrar yerindeyse, aşk yaralarından bahsedilmesi gerekiyorsa, o halde belki de sözü, aynı zamanda düşlem payı bırakarak da kurmak gerekir. Bu anlamda düşleri için canlarını veren yiğitlerin olduğu Anadolu ve Mezopotamya toprakları kadar buna teşne hiçbir yer olmamalı. Yapılması gereken elektrik gitarları alıp, kerpiç evin salonuna kapanmak, kayıt almaktan ibaret.
Dünya yansa da barışı düşlemeli, dövüşenlere selam etmeli.
23.7.2020
