Oğulcan Yiğit Özdemir'in edebiyat işleri.

Karl Popper’ın Türkiye’de süregelen tartışmalarda, genellikle siyasi görüşleri ile ön plana çıkması, sanırım gözlem ve deneyim ile de doğrulanabilir bir olgu. İstisnalar olsa da, Popper’ın bayraktarlığını ettiği “bilim felsefesi”, yanlışlanabilirlik kuramı ve paradigma kurucu-yıkıcı bilimsel buluşlara daima mesafeli tavrının, Açık Toplum ve Düşmanları’nın yazarının siyasi görüşleriyle nasıl bir izdüşüm, hatta yer yer siyasi görüşleri tarafından ön belirlenim içerisinde olduğunu tartışan, pek yok.

Sonda söyleyeceğimizi, yeniden, başta ifade etmek gerekirse, bu yazı Popper’ın 1970lerin sonundan itibaren popüler hale gelmiş siyasi kuramları ve bilim felsefesi bağlamında, aslında teknolojinin gelişim seyrinin de üretim tarzlarına ve siyasi-kültürel koşullara bağlı olduğunu göstermeye çalışacak. Dahası, burada maksadım Popper’ı yanlışlamak değil, kuramının yer yer kapsayıcı, yer yer de doğası gereği katı bir biçimde dışlayıcı olduğu fikirlere alan açmaya çalışmak olacak.

Genç bir adam olarak Popper

Popper Viyana burjuvazisine asimile edilmiş, daha sonrasında Protestanlığın bir kolu olan Lutherciliği benimseyen üst-orta sınıftan Yahudi bir aileye doğdu. Komünist Parti üyesi olup olmadığı bilinmemekle beraber Viyana Üniversite’sinde misafir öğrenciyken Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin bir üyesiydi. Hörlgasse’de 1919’un bir Haziran günü 8 arkadaşının polis tarafından kurşunlanarak öldürülmesine tanık olması, devrim ve şiddet arasındaki ilişkiyi sorgulamasına yol açtı. Bu sorgulamalar onun liberal-demokrasiye yönelmesine neden oldu, neticede Büyük Britanya kraliyet ailesinden aldığı sör unvanıyla, 1994 yılında İngiltere’de hayata gözlerini yumacaktı.

Popper’ın siyasi fikirlerinin günümüz kanaatleri için, aslında bilim felsefesi alanındaki teorileri çok su götürür olmakla beraber ne kadar belirleyici olduğunu, Soğuk Savaşa ve sonrasında ABD menşeli işgalci saldırganlığın “demokrasi götürüyoruz” retoriğine ne kadar geri besleme yaptığını görmek, hayret vericidir. Karl Popper, soğuk savaş sırasındaki yarışın “sosyalist sistem ve kapitalist sömürü” arasında olduğuna değil, “liberal demokrasi ve totalitarizm” arasında olduğuna inanıyordu.

Açık Toplum ve Düşmanları adlı 1945 tarihli eseri, ABD merkezli batı hemisferinin kültürel genişlemeci tavrı için kılavuz oldu. Alman faşizmini Sovyet sosyalizmiyle zımni bile olsa bir ittifak sonucunda yere seren ABD, demokrasinin beşiği, dünyaya özgürlüğün sesini sanat ve askeri üstünlüğü vasıtasıyla duyuran bu güç, aynı zamanda varsayımsal bir açık toplumun nüvelendiği bir demokrasi beşiği olabilir mi?

Belki, ama önemli olan Açık toplumun düşman ilan ettiği fikirler ve kişilerin başına çoğu zaman iyi şeyler gelmediğidir. Sosyalist ülkelerin sosyal dokusunu büyük yoksulluklar pahasına tasfiye ederek yerine “açık toplum” idealini bayrak dikenler, aynı zamanda kimyasal silah aramak, bulmak, hatta bulmak için aramak bahanesiyle çoğun Irak’ı, İran’ı tehdit ilan edenler…

Evet, İran dünyanın en “açık toplumu” değildir belki, ancak açılımdan söz edilebilmesi için önce bir kapanmışlıktan bahsediyor olmak gerekir. Humeyni’nin Paris’ten uçakla gelerek yönettiği siyasal İslami devrim, işte bu gerekli ‘kapanmışlığı’, yani Batı’nın genişlemeci hülyaları için gerekli korkuluğu diriltiyordu.

Popper için komünizm ve faşizm, çok yakın iki siyasi rejim. Bu minvalde Popper’ın siyasi görüşleri ve ona adeta eşlik eden “bilim felsefesi”, günümüz için çok büyük ölçüde paradigma haline gelmiş bulunuyor. Bugünün gençleri arasında, nedense bana hiç tuhaf gelmemekle beraber, aynı anda hem komünizme, hem de faşizme doğru olan bu meyil, liberalizm nefretinden kaynaklı gibi görünse de esasen komünizm ve faşizmi aynı potaya koyması bakımından tamamıyla liberal bir eğilim. Komünizm ve faşizmin benzer iki ideoloji olduğu tasnifi tamamıyla liberal konsensüsa ait. Dolayısıyla bu gençler düzen için zararsız olmak bir kenara, onun yedek gücü ve ideolojik iletkeni olmayı sürdürüyor.

Alt-right olarak başlayan ve günümüzde Trump’ın ortaya çıkışı ve hükümranlığıyla devam eden bu durum için, Viyana elitinin müstesna üyesi Bay Popper’ı göstersem, umarım şaşırmazsınız. Çünkü tarih, söylediklerinin aksini ispat etmekle kalmadı, aynı zamanda Marksizmin analiz ve reçetesini doğrulamaya doğru da hızla ivme alıyor.

Nedir bu pek akıllı telefonlar ve muhterem yapay zekâ?

Bu kadar siyasi olarak belirleyici olmuş bir düşünün politik arkaplanını aktarmadan geçmek olmazdı. Peki ya Popper’ın bilim felsefesi gerçekten sanıldığı kadar güvenilir mi? Yoksa “yanlışlanabilirlik ilkesi” gereği sallantıda ve tam da bu yüzden mi güvenilir? Gülümsüyorum, çünkü bu yavan retorik anlı şanlı okullarımızda uzunca bir süre için öğretilmekteydi.

Popper için bilimsel bir kuramın doğruluğu değil, uyum sağlama kapasitesi önemli. Bunun ne kadar pragmatik bir fikir olduğu ortada.[1] Mevcut koşullara uyum sağlama kapasitesi bir bilimsel kuram için en önemli şeyse, mevcut koşulları var eden a priorileri ve onun semptomlarını bir arada okumanın hiçbir yolu kalmaz. Kısacası bir ekonomik sistemi doğallaştıracak belli bir türden bir diskur elde edilir ve savaşlar, faşizm, otoriterleşme vb. fenomenlerin tamamını “sistem normali”nden sapmalar olarak gösterecek ideolojik bir aygıt meydana gelir. İçerisinde eylediğimiz iktisadi altyapının bize ve düşüncemize dayattığı öncüller, bilim için de bir kalkış noktası haline gelir ve doğallaştırılır.

Böyle bakıldığında kapitalist ilişkilerin, ihtiyacı olan teknolojiyi üreteceğini düşünmemek için hiçbir sebep yok. Yapay zekânın da kapitalist üretim ilişkileri içerisinden neşet ettiğini, belli öncülleri doğrulamak, dolayısıyla “yanlışlanabilirliğe” karşı biteviye sınamak ve kapitalist ilişkilerin statiklerini güçlendirmek için icat edilmiş teknolojilerden yalnızca biri olduğunu söyleyemez miyiz?

Devlet ve sermayenin ellerinde bilginin önce metalaştığı, el değiştirebilir hale geldiği, kısacası bir mülkiyet kalemi olduğu süreçte akademik yapıların sermaye tarafından massedilişiyle dil ile kurduğumuz ilişki de çoktandır deforme olmuştu. İktidar mekanizmalarını denetimi (gündelik politikanın tabiriyle güvenliği) sağlamak için pekiştiren bir organizasyonu doğuran bu veri toplama ve analiz etme aygıtının, en nihayetinde mevcut meta-bilgi formunun üzerinde yükseldiğini söyleyebiliriz. HD televizyonlar, internetin belli bir türden kullanımı ve son sürüm akıllı telefonlar, işte bu varsayımların doğurduğu ihtiyaç ve ürünler. Bu yola giden taşları döşeyenlerden yalnızca biridir belki Popper, ama sürecin aktörlerine moral/etik pozisyonu sağlayan en önemli figür olduğunu da belirtmek gerekir. Ek olarak Habermas, Rand gibi isimleri de bu listeye eklemek mümkün.

Habermas’ın tedavülünü sağladığı Neo-Kantçı “sınırsız iletişim ideali”, finans-kapitalin küreselleşmeye doğru ilerlediği 1980lerde nasıl gerekli kuramsal zemini sağladıysa, bilginin ancak meta formunda bulunduğu takdirde bu idealin –sermayenin lehine- gerçekleşebileceğini söylemek gerekir. Duvarın dağılması sonrasında Doğu bloğu ülkelerinde gelişen sefil ve kanlı sürecin toplumları “açık toplum”a alıştırma talimi olduğunu ifade etmek gerekir. Bu şiddetin ardıl tepkimesi olarak ortaya her nasılsa sürekli yükselen bir ivmede çıkan, medeniyetler çatışması tezini onaylarcasına yaygınlık kazanan radikal ve ılımlı siyasal İslami akımların kültüralizmini de unutmamak gerekir.

Halbuki Gabriel Tarde’ın daha 19. Yüzyılda özlü bir biçimde, kitap formu üzerinden ifade ettiği şey hala geçerli: Paylaştıkça çoğalan az sayıda şeyden biridir bilgi[2]. Meta-formu ise onu özel mülkiyetin –şaşmaz- kanunları nazarından biriktirmeye ve kast sistemi içerisinde pay etmeye yönelir. Bu anlamda Sovyetlerde o çok eleştirilen bürokrasi, 21. yüzyılda hiçbir yere kaybolmuş değil. Sezgi, deneyim, imgeleme gibi tam da Popper’ın bilimsel bilginin üretiminde dışarıda bıraktığı melekelerden uzak, kokusuz ve sürekli veri geri beslemesine ihtiyaç duyan analitik bir formül içerisinde üretilen meta-bilginin tiranlığında hala sürüyor.

Bu noktada bilgiye nasıl erişildiği konusu, artık onun nasıl uygulandığı sorusundan kopmuş bulunuyor. Teorik kapsamdaki artışın pratikte nasıl yankılar uyandıracağını görmeyi beklediğimiz heyecan verici süreç, artık çok geride. Dolayısıyla laboratuar ortamında yapılan psikoloji anketlerinde, günümüz sosyal deneylerinde, sokak röportajlarında, sermayenin öncüllerinin ezberletildiği kanaat kuluçkalarında belli bir türden pratiği yeniden üretiyor ve yeniden üretiliyor. Dahası zekânın tanımına bakışımız, teknolojiyle kurduğumuz bu çifte yabancılaşmış ilişki neticesinde yeniden belirleniyor.

Karl Popper, bilgiyle kurulması mümkün başka bir ilişkinin (örn: açık kaynak) kuramsal zeminini, yanlışlanabilir bulmadığı için reddediyor. Dahası yanlışlanan şeyin artık yanlış olduğu yargısını da vermediği için, mügalatanın kuramcılığına soyunuyor. Adorno’dan alıntılarsak: “Olumsuzlanan şey artık olumsuzdur”. Doğru bilgiye erişme ethosu, yanlışlanan bilgiyi elbet yanlış ve tabiatı itibariyle de olumsuz kabul edecek, ayıklamak isteyecektir. Böyle bakıldığında siyasi saikler bu nüansta daha açık ortaya çıkıyor: Belli bir türden tartışılmaz kümesi ilan etmek, öyle ki bilginin metalaşmadığı, saydamlaşmadığı bir paylaşım formu mümkün olmasın. Aynı anda komünizme, faşizme ve herhangi türden bir kolektivizme karşı olan Popper’ın kuramsal saiklerinin ne olduğu açık, sanıyorum: Tümevarımı reddetmek, her türden kurucu epistemik hamleyi katiyen yok saymak ve mevcuda uyum sağlayan bir bilim ve bilme yordamını olumlamak.

Burada ne siyasi kurtuluşa, ne ileri modernizmin kent ve üretim planlamasına, ne de sanatsal deneyciliğe yer yok. Dahası, böylesi bir düşünün ürünlerinin açık bir toplumdan, bireyleşmeden çok medya tiranlığı ve kitleleşme ürettiği de çok açık.


[1] Pragma ve konjonktür son derece zıt iki kavram, notunu düşmek isterim. Marksizm-Leninizme ait, Althusser’in tekrardan hatırlattığı konjonktür kavramı, belli eyleyici güçlerin oluşturduğu mevcut ilişkileri bütünlüğü içerisinde ve siyasi müdahaleye açık olarak kavramayı gerektirir. Pragmatik özne ise antagonizma, çelişki gibi fikirlere yabancıdır, dolayısıyla (çoğu zaman da bireysel) faydacılıkla çiftlenmemesi imkânsız hale gelir.

[2] Bkz. Monadoloji ve Sosyoloji, Gabriel Tarde, Minör Yayınları.