“Belki de felsefe günümüzde düşüncenin neresinde olduğumuzu anlamaya yönelik bir çeşit gazeteciliktir.”
Michel Foucault, 1968
Bölük pörçük anıları derlemeye çalışıyorum. Sanırım Nazım Dikbaş’ın gördüğüm, kendisiyle de tanışma fırsatına eriştiğim ilk sergisi Karşı Sanat’ta 2015 senesinde gerçekleşen “Ben zaten çalışıyorum/All Day and All of the Night” adlı solo sergisiydi. Daha sonra Kıraathane Edebiyat Evi’nde gerçekleşen 2024 tarihli “Herkes Heyecanlanır Sanmıştım”a kadar, bir nekahat var. En azından sergileme açısından.
Elbette Hafriyat ile başlayan macera, epey eski. Burada bir monografi yazmaya girişmeyeceğim, hem henüz gerek de yok. Daha ziyade Nazım Dikbaş’ın pratiğindeki, daha doğrusu düşünme pratiğindeki çizgileri genel hatlarıyla ortaya koymaya, ya da daha doğru tabirle, serimlemeye uğraşacağım.
Düşüncenin hareketi dile geldiğinde
“Adil bir siyaset olabilir mi? Ya da düşünceye hakkını veren bir siyaset?”
Alain Badiou, Sonsuz Düşünce
Düşünmenin, felsefecilerin “düşünme pratiği” olarak adlandırdığı şeyin, kanaat kümelerinden, muğlak sezgilerden, “bana öyle geldi”lerden farkı nedir? Bu konu üzerine uzun uzun lugat paralamaya gerek yok, kısaca söyleyelim: düşünmenin, ifadenin hakikatle kurduğu ilişki. Hakikat ise, kamuda az ya da çok herkeste bir kapasite olarak bulunduğunu varsaydığımızda dile getirilmeye değer.
Ancak Dikbaş, bir başka şey daha yapar: kamuyu hakikatli öznellikler ve kanaat paratonerleri olarak ayıran siyasete, her ne kadar kendisi de bir parça bu pek yeterli kanaatlerden müteşekkil kamudan uzak durmaya gayret etse de, bir itirazı vardır. Bu noktada, bu eşitliği estetik bir kerterizle inşa etmek noktasında, sanat yardımına koşar. Hatta onun da, genelde yükseklerde konumlandırılan sanatın yardımına koştuğu da bir o kadar doğru.
Ama burada sanattan kastım, daha ziyade belli bir türden çizgi. Bu çizgiyi takip ettiğimiz takdirde, hepsi aynı çileden çıkmış gibi duran tek bir çizgi elde ederiz. Bir doğru parçası demiyorum, bir eğridir bu. Ama yine de bir çizgidir. İstenirse, bir gün doğru biçimine de sokulabilir.
İşte Dikbaş’ın bütün karakterlerine hatlarını veren, bu çizgi. Bütün o içsel bir monolog mu, yoksa bir çeşit homurdanma mı olduğunu anlayamadığımız balonlarındaki yazılar ise, kanaat sandığımız şeylerde dile gelen kimi hakikatleri deşifre eden bir çeşit dekoder. Kısacası, bilinçdışının perdesinde kamunun bilinçaltı. Kamuoyu olarak sayısallaştırılan, istatistik ve belli bir türden sosyolojinin nesnesi yapılan kanaatlerden, bir çeşit hakikatli duyum devşirme gayretiyle çizer, Dikbaş.
Böylelikle, yalnızca estetik bir fenomeni felsefeye değil, politikayı da kamusal alana bağıntılandırır. Bu karşılıklı bağım ilişkisinde sanatını kurar. Bir ‘kare’sinde ifade ettiği üzere “sanat hayvanı sanatını yapar, sanatını olur”. Toplumsal hayvan olarak sanatını yapar ve sanatı yoluyla toplumsallaşır.
Her kafadan bir ses
Tabii bunu yapabilmek için, belli bir türden mesafe gereklidir, bu noktada ise sosyal teori ve gözlem yeteneği yardımcıdır. Siyasi öznellikler ve kitleler arasında bir tercih yapma ihtiyacı duymaz, zaten herkes aynı sudan içiyordur. O halde, o suya girmek, yüzmek, icraatin içerisinden konuşmak gerektir. İçeriden bir gözlemci olarak kamunun o an söyledikleriyle yaptıkları arasındaki çelişkileri gözler önüne serer, aklından geçenlerden kalanı, kalması gereken kadarını kağıt üzerinde demlenmeye bırakır.
Bunu yapmasındaki temel amaç, tarihin neresinde olduğumuzu anlama çabası, sanıyorum. Turgut Uyar’ın sorduğu üzere: “Tarihte saat kaç?” Çünkü içinde olduğumuz bu zamanı anlama gayreti ancak onu dönüştürme kapasitesini beraberinde getirir. Eh, bu da insan olmak demektir, hatta ne yazık, bazen de, sade insan kalmak.
