Oğulcan Yiğit Özdemir'in edebiyat işleri.

Kor yürekli cesetlerden oluşan dev bir sarnıcın, alev alev kolonları arasından yürüyorum. Suyun tabiatı gereği sütunlar ile aramızdan akıyor oluşu, bu cesetlerin ısısını dindirmek bir kenara, temas noktalarında ince akıntıları buharlaştırıyor. Dev bir gözün bizi izlediği zannıyla, sarnıçta yolumu bulma telaşıyla bu diz altlarıma kadar yükselmiş birikintiyi adımlıyor, tanıdık bir biçim görme umuduyla izbelikte yol alıyorum.

İçerimde yaban bir kurt uluyor: Acaba onun isyanı, bu kara dehlizde kayıp yıldızlar gibi yalnız muayyen anlarda beliren ateş ışıltılarını harlayabilir mi? Soruyorum kendime: İnsanın iç burgusuyla yükselttiği isyankar ses, beslediği öfke, bu köhne dehlizde sarnıcın arasında bir görünüp bir kaybolan kor yüreklerin bulunduğu soğuk bedenlere can üfleyebilir mi?

Kolonları ayakta tutan bu ölü bedenler ayaklanacak olsalar, eminim, bu yapı üzerime çökecek. Ama ancak bu riski alırsam, bu cesetleri diriltme, ölülere sur borusundan can ve ses üfleme riskini alacak olursam eğer, onlar bu kolon olma hallerinden uzak, yeni bir yaşama kavuşacak. Kim bilir, belki beni de koruyacak, kollayacaklar bu yapının çöken kayalıklarından. Bu dehlizin gitgide yükselen kirli sularından.

“Diz çök, inanacaksın” demişti Pascal. Ancak diz çöktüğüm takdirde bu kirli su beni boğazıma kadar saracak, ondan içmek zorunda kalacağım. İmanımın koşulu, işbu suda kendimi boğmak olacak. Bu ihtimali aklımda tutarak, yürümeye devam ediyorum. İçerimde kurt, ulumaya devam ediyor: Ensemdeki soğuk ürpertinin beni kolonların korkunç görünüşlerinden uzağa, çıkışa taşıdığını hissediyorum.

Peki bu yeter akçe midir? Hayır, aklım bana oyun oynuyor, iman ise şüpheli bir bahis olarak kalıyor. Ayaklarımın sözünü dinlersem eğer, soğuk bir ateşle yanan sütunlara düşe çarpa yolumu bu karalıkta bulmaktan başka çare, zaten yok.

Tanrım, dualarım seni yaratmaya yeter miydi? Öfke, ölüleri diriltmeye yetecek dahi olsa, onu taşımak neden bunca yorucu?

Leave a Replié.