Ontoloji, varlığın neliğini anlamaya gayret eden bir felsefe alanı. Temel sorusu ise “varlık nedir?”. Parmanides’ten beri dert edinilen bu konuya güncel yanıtlar, şu an politik arenadaki ikinci Kürt açılımı ve barış süreci çerçevesinde de anlam kazanmış görünüyor. Peki bu politik açılımların krizler ve açmazları dile getirme biçimi ne derece tutarlı ve dolayısıyla, pratiğe yönelik? Bunu sormak boynumuzun borcu.
Batı metafiziği ontoloji anlamında son büyük sıçramasını Heidegger’e borçlu olsa da, felsefi ve politik anlamda insan varoluşunu bir özgürlük sorunsalı olarak ele alan son düşünür, sanıyorum Jean-Paul Sartre. Günümüzde hak temelli mücadele ekseni için, var olmanın kendisi bir direnç barındırdığı müddetçe, Sartre güncelliğini koruyacak. Gerek eleştirileriyle, gerek de felsefesini “aşma” teşebbüsleriyle.
Dolayısıyla hak arayışları günümüzde ontolojik bir kriz içerisindeyse bunu masaya yatırmak ve teşrih etmek, yani analizden geçirmek gerekiyor.
Analizin zemini, zeminin etüdü
İlk önermeyi ortaya koymama izin verin: Herkesin var olmaya hakkı vardır. Var olmanın eşitlik, adil koşullar gibi kiplikleri bile sonrasında gelir. Kısaca temel varsayımımız, var oluşun tanınması mücadelesini de politik bir zeminde içerir.
Politik-ontolojik zemin, eğer Heidegger’in “dil varlığın evidir” önermesiyle düşünecek olursak, elbet dilin içerisinde ve dolayımıyla inşa edilir. Ancak şunu unutmamak kaydıyla, dilden önce de bir varlığın olması, dilin buna bir hudut biçmesi kaydıyla. Siyaset de, Althusser’in sık vurguladığı üzere, bir sınır tanzim işi.
Peki bu önermeyi, barındırdığı kendi olumsuzlamasıyla düşünürsek, yani “herkesin var olmaya hakkı yoktur” dersek, bu bize neyi gösteriyor? Kimilerinin var olmaya hakkı olduğu, kimilerinin olmadığını söylemek, daha en başından var olmanın eşitlik, adalet gibi kipliklerini dışarıda bırakmak anlamına geliyor. Ancak bu da sonuçta şu veya bu biçimde var olmak eğer maddenin bir kipiyse, insan varoluşunun öznel koşullarını dışarıda bıraktığı için sorunlu. Varlıkta sebat, canlı maddenin yaşamsal kipidir, çevresi ve topluluğuyla. Varlıkta hiyerarşiye gidebileceğimiz bir düzlem ise varoluşa dair bir spekülasyondan ibaret çoğun.
Olumsuz önermeyle akla şu soru da geliyor: herkesin var olma hakkı olmadığını söyleyen kim? Var olma yükleminin kipliği haktan geçtiği ölçüde, var olan özne (herkes) bütün insanları kapsıyorsa, herkesin var olmaya hakkı olmadığını söylemek transandantal bir belirlemedir. Kendisini bütünün istisnası olarak sunan bir özne konumundan sarf edilmiştir. Bu özne konumuna imkân veren nesnel koşullar, başka bir yazının konusu.
İlk önermeye geri dönersek, esasen “herkesin var olmaya hakkı vardır” önermesi de, bu hakkı tayin eden istisnai bir özne konumunu varsaydığı için, bir o kadar soyut ve transandantal. Bütün insanlığı kat eden bir var olma hakkını dolaysızca tayin eden kişi kimdir? Sorun, var olmanın bir fiil değil, fiilin üzerinde yükseldiği ontolojik zemin olduğu hatırlandığında kendiliğinden çözülür. Haklar manzumesi, var olmanın sadece kiplikleri (özgür olma hakkı, mutlu olma hakkı…) üzerinden değil, var olanın eyleyiciliği, fiilleri üzerinden değerlendirilebilir. Kısacası sorun, hukuk düzlemine taşınır. Bu da politikanın hukuk düzlemine çekildiği bir sürecin habercisi.
Peki ya sonra?
Buradan itibaren siyasetin teknik bir prosedüre indirgeneceğine eminiz. Haklar tanzim etme, bunları çeşitli yatay, dikey ve verev eksenlerde tartışmak ve üleştirmek siyaseti.
Peki varlık, kendi varoluş koşullarına müdahale ettiğinde, kısacası var olmanın kipliklerini tartışmak (özgür ya da mutlu olmak…) yerine kendi çevresini, dolayısıyla “evini” tanzime ve dönüştürmeye giderse ne olur? Esas tartışılması gereken belki de bu.
Var olmanın neliğini, koşulları değiştirmek suretiyle dönüştürmek de bir o kadar siyasete dair.
