Ölümünden sonra vasiyeti üzerine Chopin’in bedeni Paris’teki meşhur Pere-Lachaise mezarlığında, kalbi ise Varşova Kutsal Haç Kilisesi’nde gömülmek üzere kız kardeşinde kalır. Kardeşi bu vasiyeti harfiyen yerine getirir ve bugün Varşova’daki Kutsal Haç Kilisesinde, mimari yapıyla da bütünlük oluşturacak bir emanet olarak gömülerek yerini alır.
Katolik Polonya 1792 ve ‘95’teki savaşların ardından üç imparatorluk arasında pay edilmiş, yerine Rusya, Prusya ve Avusturya hâkimiyetinde bir toprak parçası kalmıştı. Ancak dördüncü bir Polonya, Chopin’in kalbinde yaşıyordu. Polonya 1917 Bolşevik ihtilalinden sonra tek parça halinde tekrardan kurulana değin, bu yüreklerdeki Polonya idi belki de Kutsal Haç kilisesinde muhafaza edilen. İşte bu yazı, bu sürgünlük hayatı yaşayan, kilisenin de azizleştirdiği “sanatçı-deha” üzerine.
Kısa bir ömür
Frederik Chopin Varşova Dükalığı’nda, 1810 yılında hayata gözlerini açtı. Müzikal dehaların çoğu erken yaşta keşfedilir, Chopin için de benzeri geçerliydi. Kısa sürede genç bir yetenek olarak Varşova’da nam saldı. Yaşamın istikameti dönemin müzikal başkentlerinden Viyana’yı gösteriyordu. Hocası Jozef Elsner tarafından müzik eğitimi için yurtdışına gönderildikten üç hafta sonra 1830 Kasım ayaklanmasının haberini aldı, geri dönmek ve savaşmak istese de Paris’e vardı ve ayaklanmanın Çarlık Rusya tarafından bastırıldığını öğrendi.
Dönemin kültür başkentlerinden biri ve yakın gelecekte de en önemlisi olacak Paris’te yaşamını sürdürürken sürgünlük, gurbet ve yeniklik duygularının iç içe geçtiğini, kişisel hatıratlarından da görebiliyoruz. Paris’te olduğu mühlet boyunca kendini Polonyalı olarak tanımladı, Liszt, Schumann, Mendelssohn gibi dönemin önemli romantik bestecilerinin çevresinde yer aldı. Geçimini ise büyük konserlerden ziyade özel dersler ve salon konserlerinden kazanmayı yeğledi. Eserleri arasında başat öneme haiz Noktürnler serisini de Paris, Nohant ve Mallorca arasında geçirdiği kısa ömrü boyunca bestelemeye ve yayınlatmaya devam etti.
Noktürn türü İrlandalı besteci John Field tarafından icat edilmiş olmasına rağmen, onu bugünkü anlamda popüler bir dile ve piyano virtüözlüğünün başat öneme haiz olduğu bir beste kipine dönüştürmek, Chopin’e nasip olur. Bu türü aynı zamanda memleketinden Paris’e getirdiği mazurkalar ve polonezlerin ritmik altyapısıyla dönüşüme uğratır.
Ancak bu doğrudan halk ezgilerinin alıntılanması biçiminde değil, daha çok ufukta kaybolan bir ezginin ritmik biçimde duyurulması gibidir. Benzeri biçimde, Noktürnleri bestelemeye başladığı 1832 yılından itibaren bağımsız bir Polonya’nın da onun ufkundan yavaşça silindiği söylenemez mi? İmparatorluklar arası paylaşım savaşlarından 15 sene sonra, bir zamanların Polonya’sının hayaline doğmuş olan Chopin, yüreğinden taşan ülke özlemini ezgilerinde dile getirir. Bir kayıp söz konusudur, ayaklanma bastırılmış, ulusal bağımsızlık hayali ufukta kaybolmaktadır. Ancak neyin kaybedildiği tam olarak bilinmediğinden tutulması imkânsız bir yasa dönüşür ve notaların biçimini alır.
Piyano, onu hiç tanımadığı bir zamanların Polonya’sına, üstelik de vizesiz götüren bir enstrümana, bir aygıta dönüşür.
Romantikler romantik iken
Bu buğulu atmosferleri müziğine veren de belki, Chopin’in kalbinin gömüldüğü Katolik kilisesinin buhurdanlığından çıkan dumanın arasında gördüğü sisli hülyalardır. Çocukluk zamanı, kilise sıralarında dinlediği vaazlar sırasında duyduklarından bir tanesi olması muhtemel İncil’den bir ayet, nihayetinde Kutsal Haç Kilisesindeki anıt mezarını süsleyen plakaya kazınır:
“Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır.”
Matta 6:21
Kilise ülkesi için atan bu kalbi, kutsal bir emanet olarak kabul etmekte tereddüt etmez. Chopin’in bedeni de, aynı Polonya gibi parçalanmış, bu ayrılma onda çoğalmış ve Noktürnlere dönüşmüştür. 17 Ekim 1849’da hastalığın sonlandırdığı kısa ömrü, bu neyin özlendiği tam olarak kestirilemeyen sılanın duygularıyla sarmalanır.
1968 yılında Dünya Tabipler Birliği bir kişiyi fiilen ölü kabul etmek için gerekli olan kalbinin durmuş olması koşulunu değiştirdi, yerine beyin ölümü kavramı getirildi. Nöron biliminin ve tıp teknolojilerinin gelişimine paralel bu dönüşümden, elbette sanat da payını aldı. Günümüzde romantikler gülünç, romantizm bir humma olarak kabul ediliyor.
Yüreğinden geçen sesleri unutmaya yüz tutmuşlar bandosu, kekre bir ses veriyor. Şifası her gün çeşitli mecralarda aranan esaslı hastalık, belki de yürekteki bu sesin, doğal çevre tahribatına da paralel bir biçimde, susmaya yakın olmasıdır.
