Oğulcan Yiğit Özdemir'in edebiyat işleri.

Kamusal alanın icadıyla başlayalım söze, neticede modern toplumların yurttaşlık paketiyle beraber gelen haklar manzumesinin bir parçası olarak, kamusal alan da görevlerin yanında çeşitli eylemlerin serbesti alanı olarak tanımlanmıştı. Rousseau’ya göre genel iradenin tecelli ettiği, ortak iyinin arandığı bir düzlem olarak kamusal alan, aynı zamanda öznel çıkarların bayağı boyunduruğundan kurtulma gayretinin de ifadesiydi.

Gösteriler, protestolar, büyük eylemler ve nihayet ayaklanma ve devrimler… Bütün bunlar toplumların, kamusal alanın henüz bildiğimiz anlamıyla var olduğu 2020’deki küresel pandemiye kadar genel iradeyi ortaya koyma biçimleri. Sosyal medyanın neden virtüel de olsa bir kamusal âlem olmadığı, dahası ikamesi de olamadığı çokça tartışılmasına rağmen üzerinde durulması gereken esaslı nokta, siber-dünyanın aslen bireylik etkisi üretmeye koşullanmış (post)neo-liberal bir kendilik teknolojisi aparatı olduğu.

Yukarıda bahsi geçen haklar ve onların tecellisi için çaba gösterilen bir uzam olarak kamusal alanın neliği ve neden siber-uzaya kayıldığı ile ilgili genel geçer tespitler olsa da, sermayenin kamusallığı nasıl yuttuğu ve tabiri caiz ise fethettiği üzerine yapılan çalışmalar hala nadir.

Bu durumun sebepleri arasında demokratik ufkun bir çeşit refah devleti beklentisine endekslenmiş olmasını saymak mümkün. Bu anlamda dümeni tutan Avrupa demokrasileri, beşeri ufkun siyasi cevherini elinde tuttuğunu gerek zor gerek rıza yoluyla ima etmeyi başarıyor. Doğru, reel sosyalist ülkelerin kanlı bir biçimde parçalanmasından sonra elimizde kalan yegâne şey buymuş gibi görünen bir andayız. Ancak harc-ı âlem hatırlatmayı da yapmakta beis görmüyorum, AB’yi ayakta tutan prensiplerin zorlandığı bir cephe -neticede Doğu Blokunun berisi Demir Perde ülkeleri olarak adlandırılıyordu- ve sınandığı bir saha olarak SSCB’yi ve Çin deneyimini göstermek, hala gerekiyor.

Sosyalist ülkelerin işçi sınıfının yönetme ve bir yaşam kurma kapasitesi anlamında bir sıçrama evresi olduğu, Avrupa kıtasında her boyutuyla süren işçi sınıfı direnişleri ve mücadelelerinin bir halkası olduğunu unutmamak gerek. Lev Troçki’nin özlü bir biçimde ifade ettiği üzere “Paris Komünü’nden gerekli dersleri çıkarmamış olsaydık, Ekim ihtilali diye bir şey olmazdı”. Kıtadaki deneyimlerin dünyanın kalanındaki devrimlere rehber olması anlamında, not düşmek gerek. Bu anlamda Komün’ün, Kristin Ross’un Ortak Lüks’te kamunun ne olduğu ve ne olabileceğine dair hala ilham verici bir kaynak olduğunu hatırlatması, manidar.

Peki, günümüzde kamusal alanın bu hasletleri ortadan kalkmaya yüz tutmuşken, ne yapmalı da başka bir toplumsal var olma kipini düşünmeyi ve düşlemeyi sürdürmeli? Öncelikle bu kayboluşun yarattığı semptomları analiz etmekte fayda var ki, bu yazının konusu da bu.

Bir tüketim kalemi olarak etik

Amerika kıtasından dünyanın her yerine yayılan vegan fast-food zincirlerinden, hayvanlarda denenmemiş kozmetik ürünlere sayısız örneklerle çoğaltabileceğimiz Foucault’nun tabiriyle bu “kendilik teknolojileri”ni sahaya süren sektörler, bir çeşit etik varoluş kipini de müşterilerine sunduğu iddiasında. Bunu söylerken belli bir türden ethos’u doğru yahut yanlış kerterizine vurmaktan ziyade, mevcut üretim ilişkileri içerisinde aldığı biçime odaklanıyorum. Maksadım şu veya bu türden ilkesel varoluş kendisini piyasayla ne gibi bir eklemlenme ilişkisi içerisinde buluyor, anlamak.

Bunun bir çeşit “hedef kitle”kataloğuyla gerçekleştiğini düşünebiliriz. Her halükarda bu türden bir kimliklendirme, kamusal alanda bir tanıma ve tanışma ilişkisi içerisinde kendilerini keşfe koyulan öznelliklerin yerini hemen alamazdı. Buna uygun bireyliklerin serpileceği topraklar ve beşeri malzeme için 2008 krizinin ardından gelişen ve kabaca 2015’e kadar süren devrim dalgalarının yarattığı kırgınlıkların sömürülebileceği bir an gerekti. Böylece bu süreçte dile getirilen haklı talepler parçalandı ve soğuruldu. Ekoloji mücadelesi çeşitli gıda tüketim kiplerine, yeşil kapitalizme, emek mücadelesi üreten ve yöneten işçi meclislerinden, bir çeşit varlık kavgasına tahvil edildi. Kabaca tanınma mücadeleleri olarak kodlayabileceğimiz pek çok hareket ise, basınç altında şekil değiştirdi.

Bahsi geçen anı, artık ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu henüz bilmediğimiz sebeplerle pandemiyi müteakip gerçekleşen kapatma pratikleri mükemmelen sundu. İnsanlık tarihinde bu ölçekteki ilk kapanma deneyimi COVID-19 virüsünün ardından pratik edildiğinde, gezegen nüfusu olarak aynı anda hem atomize olmuş, hem de genelleştirilmiş bir kalabalığa dönüşmüştük. Tam da piyasalar ve devletlerin bizleri aynı anda hem üreten-tüketen bireyler, hem de oy veren kitleler olarak düşünmesinde olduğu gibi, tabi tek bir farkla: bu sefer bu işlem tüm dünya için geçerliydi. Kapatma esnasında sosyal medya dolayımı olmadan düşünülemeyecek hale gelmiş benliklerimiz, hemen eski “na-seksi” kuşakları ıskartaya çıkarmaya koyuldu. Bu, belki de bir kopma yaşandığına dair sezginin refleksiydi.

Sermayenin bir kuşağı paketleyerek sunması yeni değil, 1968 öğrenci protestolarının devamında öğrendiği bir teknik. Bu tekniğin Türkiye’de de 12 Eylül darbesinden sonra nasıl TSK kurmayları tarafından sahaya sürüldüğünü hatırlamak için Nurdan Gürbilek’in Vitrinde Yaşamak adlı kitabına göz atmak, yeterli olacaktır.

Doğumundan serpilmesine değin bonzai ağaçları misali bir paketin içerisinde büyüyen bu talihsiz kuşak önce Boğaziçi eylemlerinde, ardından 19 Mart protestolarında bu ambalajı parçaladı ve çöpe attı. Ancak Saraçhane’deki dağınık sloganlarda yeni bir dünya kurabiliriz inancından ziyade, kamusalı yeni(den) keşfeden gençliğin heyecanı ve belki biraz da hezeyanı vardı. Devamında bir öykü ödünç almak, Marx’ın 18 Brumaire’deki tabiriyle geçmiş kuşakların kılıcını, kostümlerini, sloganlarını kuşanmak gerektiğinde, bahsini ettiğimiz 2008 krizini müteakip cereyan eden devrimler dalgasının Türkiye’deki uğrağı olan Gezi ayaklanmasını buldu.

Begüm Özden Fırat’ın yerinde bir hatırlatmayla söylediği gibi Gezi’de yankılanan “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganı da, neticede Mayıs 1968’deki öğrenci protestoları sırasında Atelier Populaire (Halk Atölyeleri) tarafından carileştirilen “la lutte continue”, “mücadele (kavga) sürüyor” sloganından ödünç alınmıştı.

Çağrılmayan Yakup

Tüm bunlardan aslında etik çağrının şu veya bu şekilde muhatabı olan kamunun verdiği yanıtları toparlamamız, derlememiz, çoğaltmamız olası. Ancak ufak bir dokundurmayla, bunların hiç biri, hiç kimse için artı-değer kabilinden bir görünürlük üretmemişti. Etik tüketimin şirketler nezdinde nasıl bir PR kalemi olarak sömürüldüğü, aşikâr. Ancak sahaya yeni emtialar süren şirketler, bunu aynı zamanda belli türden bir etik çağrının muhataplarına ürün sunuyormuş gibi yapmak zorundalar. Helal gıda ambalajından, “bu ürünün üretiminde herhangi bir canlı zarar görmemiştir” ibaresine, her ne kadar etik şemsiyesi altında toplanmasa da, kelimenin belirli bir işi görme biçimini imlemesi anlamında -neden olmasın, lüks hususi taşıtların bireysel özgürlüğü çağrıştırmasıyla da- ultra-sağın ve tekno-fütürist ideolojinin Tesla markasıyla özdeşleşmesinde ve hatta tesettürün ideolojik bir konumlanışı ima etmekten çıkarak moda üzerinden şeyleşmesinde bu zorunluğun izlerini sürebiliriz. Böylelikle sermayedar sınıf toplumsal hareketlerde görünürlük kazanan talepleri paylaşıyor ve tüketim krizini aşmayı umuyor.

Toplumsal meselelerin finansallaştığı bu herc ü merçe en iyi örnek, yakın zamana kadar sanat alanıydı. Sanatın haresini kuşanmak isteyen şirketler, belli konuları mesele eden sanatçılara yahut kolektiflere yatırım sunarak, silah sanayii veya büyük ilaç teşebbüslerinden elde ettikleri geliri aklayabiliyorlardı.

Ancak asıl hazin olan, kar-zarar hesabı üzerine kurulu işletmelere kamusal alanın çekilişi sonrasında etik çağrının muhatabı olarak bu nebze anlam yüklenmesi, bizim bu anlamı yüklemeye meyilli oluşumuz. Bunda, yine sanatı düşünme -iyi, doğru, güzel olarak sıfatlandırabileceğimiz- kipliklerimizin yarattığı çarpıklıkların da payı var. Sanatla aklanan ve kimliklendirilen vaatler ve bunu üstlenen markalar, etik talepleri politik bir düzlemde içermeye başladığında politik taleplerin adresi şaşıyor, etik öznelliğin açık uçlu doğası buharlaşıyor. Yeşil ve laik sermaye kavgasına etik-politik doping yapılmış olunuyor.

Bu minvalde gelişen duyarlıkların billurlaştığı nokta, bir çeşit edilgin eylem olan boykot. Sokak hayvanlarını almama kararı alan bir kurum için boykot çağrısı yapılıyor, hayvan dostu bir diğer işletme yeni adres belleniyor. Hâlbuki aynı kararı alan kurum belediyeye ait, dolayısıyla kamunun politik çizgisi ve taleplerini izlemekle mükellef. Buna uygun bir eylem planı yürürlüğe koymak yerine, gitmeme tavrı boykota katılım üzerinden “hayvanseverlik” kimliğine tahvil ediliyor.

Öte yandan, ormanlık arazilerden tutun, Boğaz’daki taşınmazlara değin “acele kamulaştırma” kararlarına uzanan nüfuzuyla kamu kavramının altını oyan sermaye devletinden kamulaştırma sözcüğünü ne zaman geri alacağımız, meçhul. Bu özel olanın politikleşmesinden, etik tüketim çılgınlığında da görüldüğü biçimiyle politik olanın şahsileştirilmesine olan bükeyleşmeyi aşmak, bir başlangıç olabilir.